Bazı hayat hikayeleri insana, sonucu belirsiz olsa da içten içe bağlı olduğu şeyi yapmanın ne demek olduğunu hatırlatıyor.

“Çoğu insanın gözünde neyim ben? Değersizin biri ya da tuhaf, aykırı, hoşa gitmeyen bir adam. Toplumda kendine yer bulamamış, yer bulamayacak bir yaratık; yani hiçten de daha aşağı bir şey.
Haydi diyelim ki bu böyledir, ben de inadına böyle değersiz, böyle aykırı bir adamın gönlünde neler bulunduğunu göstermek istiyorum.” diyor Vincent Van Gogh, kardeşi Theo’ya yazdığı bir mektubunda.

27 yaşında, hayatın kıyısında köşesinde kalmış biri olarak başladığı resme öylesine tutkuyla bağlı ki ölene kadar geçen 10 yıl gibi kısa bir sürede 800 tane yağlı boya resim, toplamda 2000’e yakın eskiz ve çizim yapıyor.

Ne acıdır ki ölene kadar sadece bir tane resmini satabiliyor.

O kadar parasız ki kardeşi Theo’ya yazdığı her mektubunda ondan para istiyor. Ve öyle çaresiz ki modelinin getirdiği patates yemeğine duyduğu minnet, mektuplarından birinin konusu olabiliyor.

O kadar kimse farkına varmıyor ki kardeşi Theo’ya yazdığı mektupların çoğunu “Bana inan.” diye bitiriyor.

Ancak bunca zorluğa rağmen sadece resim yapma eylemine öylesine tutkuyla bağlı ki “Tuvallerimi imzalamaya başlamıştım ama çabucak vazgeçtim, budalaca geldi bana.” deyip yaptığı resimleri imzalamıyor.

Resimlerinin satılmamasına ise sırf kardeşi Theo’ya yük oluyor ve masraflarını çıkaramıyor diye dertleniyor.
En büyük hayali, kardeşi Theo’ya verdiği rahatsızlığı azaltıp kazandığı parayla resim yapmaya devam edebilmek.

Maalesef amacına ulaşamadan, çok erken bir yaşta, 37 yaşında intihar ediyor. Arkasında da mektuplarının birinde Theo’ya yazdığı şu not kalıyor: “Yine de bir gün bu resimlerin, harcadığımız boyanın ve uğruna feda ettiğimiz benim ne de olsa cılız hayatımın değerinden daha üstün bir değer taşıdıkları görülecektir.”

Zira haklı çıkıyor ve ölümünden sonra popülaritesi artmaya başlıyor. Yaklaşık 100 yıl sonra da Doktor Gachet’nin Portresi 83 milyon dolara satılıyor.

Son 5 yıldır en fazla okuduğum alan, yaratıcılık literatürü ve yaratıcı insanların iç dünyaları. Ama nedense, karşılığında hiçbir şey almamasına rağmen resim yapmaktan vazgeçmeyen hassas kalpli Van Gogh’un yeri bende hep ayrı.

Sanırım bunun nedeni, onun hikayesinin bana yetenekten ya da başarıdan daha fazlasını düşündürmesi. Bazen insan, sonucu belirsiz olsa da içten içe bağlı olduğu şeyi yapmadan duramıyor.

Belki de bu yüzden onun hayat hikayesi bana hep şunu hatırlatıyor: Her şeyin bunca belirsiz olduğu, mesleklerin geleceklerinin neredeyse kimse tarafından kestirilemediği bir dönemde, tutkuyla bağlı olduğunuz şeyi yapmak için bundan daha iyi bir zamanlama olmayabilir.

Siz de bu pazar biraz onun dünyasına dalmak isterseniz Theo’ya Mektuplar kitabına göz atabilir, Loving Vincent’ı izleme listenize alabilirsiniz.