Bu yaz Arjantin Edebiyatı’na bir girdim pir girdim diyebiliriz. Fikir edinmek için farklı dönemlere ait yazarlardan örnekler okumaya başladım. Zira Arjantin Edebiyatı aşırı realizm, deneysel edebiyat, bir yandan büyülü gerçeklik derken hayli zengin bir oyun alanı sunuyor. Cortázar’ın metinlerinde bilinçdışının sınırlarında gezinirken Saer aşırı realizm, Enríquez ise feminist bir başkaldırı ile sarsıyor.
Arjantin Edebiyatında diktatörlük, savaş yılları gibi karanlık dönemlerde söylenmek istenen doğrudan söylenemediği ve dahası söyleneceklerin de absürt, saçma ve trajik olması sebebiyle, hikaye bazen fantastik, bazen mitolojik öğeler, bazen de gerçek dışı varlıklar üzerinden anlatılır. Dolayısıyla anlatı dolaylıdır.
Bir yandan kültürel zenginliği, yerli halkların mitolojik geçmişi halkın bu gerçek üstülüğe esnek bir kabulünü sağlar.
Avrupa modernitesinin tek rasyonalist gerçeklik algısının yerine Latin Edebiyatında çoklu kimlikler, gerçeklikler, zamanlar ve toplumsal travmalar bulunuyor.
Özellikle Cortázar’ın metinleri hem psikanalitik hem felsefi bakış açısıyla derin okuma yapılmaya çalışıldığında hiç kolay bir okuma deneyimi sunmadığı bir gerçek. Ancak bir yandan bu farklılık ve gerçeküstülük, gerçeğin dayanılmaz olduğu anlarda bir kaçış rotası gibi.
Peki nereden başlamalı? Bu soru bir okura sorulabilecek en zor ikinci soru bana kalırsa. En zor soru da kuşkusuz “En çok sevdiğin yazar/kitap?” sorusudur. “Nereden başlamalı?” sorusu ise yine yazarın külliyatına hakim olmadan kolaylıkla cevap verilebilecek bir soru değil. Gel gelelim ben el yordamıyla giriş kitaplarımı seçtim ve pişman olduğum söylenemez.
O halde “Nereden başlamalı?” sorusuna cevap veriyorum. Bu yaz okuduğum ve Arjantin Edebiyatı’nı tanımak adına güzel örnekler olabileceğini düşündüğüm kitap incelemelerini paylaşıyorum:

Alçaklığın Evrensel Tarihi- Jorge Luis Borges
Öncelikle Arjantin Edebiyatını Borges olmadan aktarmak pek mümkün değil. Zira bu işe girişmek İtalyan mutfağını pizza ya da makarna olmadan tanıtmaya benziyor. Tıpkı bu durumdaki gibi Borges de Arjantin Edebiyatının merkezinde büyülü gerçekliğin entellektüel zeminini hazırladığı söyleniyor.
Açıkçası henüz yazdıklarıyla ilgili yorum yapacak kadar detaylı bir okuma yapmadım. Ama hayat hikayesi beni resmen büyüledi. 1899–1986 yılları arasında yaşayan yazar, 35’li yaşlarında genetik bir hastalık sebebiyle görememeye başlıyor. Ama bu olayın bugünkü Borges yazınını oluşturan önemli bir etki olduğu düşünülüyor. İngilizce, İspanyolca, Latince, Fransızca ve Almanca konuşabiliyor. Borges aynı zamanda çevirmen, kütüphaneci ve şair. 1955’te hayali olan Arjantin Kütüphanesi Müdürlüğü’ne getiriliyor. İşin ilginç tarafı, çok sevdiğim Umberto Eco, Gülün Adı’ndaki kör kütüphaneci karakterini Borges’ten esinlenerek oluşturmuş. Velhasıl, ben bu bilgilerden sonra Borges külliyatına dalmaya karar vermiş bulunuyorum.
İlk kitabım da Alçaklığın Evrensel Tarihi idi. Kitap, 7 adet farklı otobiyografiden oluşuyor. Amerika’dan köleleri kurtaracak gibi yapıp tekrar satan bir sahtekar, cinayetlerini sanatsal bir gösteriyle işleyen Ortadoğulu suikastçı, ölen zengin bir ailenin oğlunun yerine geçen dolandırıcı gibi farklı portrelerle bizi tanıştırıyor. Kaynaklar hayali, alçaklık hikayeleri evrensel. Bir yandan gerçek hikayelerden ilham alan bu otobiyografiler, tarih de aslında kurgu olabilir mi sorusunu sorduruyor.
Alçaklık evrenseldir; çünkü insan evrenseldir.

Muhteşem Limon Ağacı- Juan Jose Saer
İkinci kitabım ise Juan José Saer’den Muhteşem Limon Ağacı’ydı. Büyülü gerçekliğe aşinalığımız artsın diye girdiğimiz bu yolculukta Saer’in aşırı realizmiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bir yas daha iyi nasıl anlatırdı bilmiyorum. Bir yandan evet, okumak zorlayıcı; zira aynı günden bahsettiğinin farkına varmak bile bir süre alıyor.
Bir yılbaşı günü, geniş bir ailenin bütün üyelerinin yılbaşı masasında hazır olduğu o günü farklı kişilerin gözünden, farklı zaman döngülerinde, gerçek mi hayal mi ayırt edemediğiniz bir zeminde tekrar tekrar okuyorsunuz. Sessiz ama vurucu, tekrarlayan ama ritimli, sonuna kadar gerçekçi bir anlatı bu. Kuzey Arjantin’de, 6 yıl önce oğlunu kaybetmiş Wenceslao, geniş ailesinin komşu adada düzenlediği yılbaşı yemeğine gidiyor. Ancak masada karısının ve ölen oğlunun sandalyeleri boş kalıyor. Oğlunun ölümü sonrası zaman, bu aile için bir yerlerde duruyor. Bahçelerindeki muhteşem limon ağacı ise bütün bu trajedi yaşanırken hem olayların tanığı hem de mevsimlerin değiştiğinin, hayatın akıp gittiğinin hatırlatıcısı.
Yas sürecinde olanlar için tetikleyici olabileceğini düşündüğüm bir okuma. Ama bir yandan da belki kendinizi yasın bir yerlerinde donmuş gibi hissediyorsanız, Wenceslao’nun karısıyla çokça empati yapabilir, yalnız olmadığınızı hissedebilirsiniz.
Hiçbir zaman bir ateşi iyice söndürdüğünüzden emin olamazsınız. Her zaman hala için için yanmakta olan bir köz kalır geride.

Ötekinin Rüyası- Julio Cortazar
Yazarın 1937–1945 arasında kaleme aldığı ilk dönem öykülerinin yer aldığı Öteki Yaka ve kendi ismiyle çıkan ilk eseri olan Hayvan Hikayeleri’nin (1951) yanında Oyunun Sonu (1956) ve Gizli Silahlar (1959) derlemelerini de içeren Ötekinin Rüyası, Süleyman Doğru çevirisiyle Can Yayınları’ndan yayımlandı.
Öyküler kolay bir okuma vadetmiyor. Muğlak, kaotik bir dili var. Normal bir günü, olayı anlatırken birden bilinçdışının sınırlarında yürümeye başlıyorsunuz. Gel gelelim, bunu algılayabilmek için sürekli tetikte olmak biraz zorlayıcı. Bir de okuyucunun koltuğunda oturup edilgen bir okuma yapmasına müsaade etmiyor. Her seferinde hikayeyi birlikte kurma göreviyle baş başa kalıyorsunuz.
Belki ilginç gelebilir ama kitapta en sevdiğim bölüm Mario Vargas Llosa’nın Cortázar için yazdığı önsöz oldu. Hem arkadaşını bu kadar iyi tanımasına hem de arkadaşını içtenlikle bunca yüceltmesine tek kelimeyle bayıldım. Keşke bu bölüm biraz daha uzun olabilseydi dedirtti. Önsözde Llosa, Cortázar’ın asıl öykücülükte devrim yarattığını ve deneysel alana daha çok 1960’lardan sonra geçtiğini, kendi tarzını burada daha çok ortaya koyduğunun da altını çizmiş.

Yangında Kaybettiklerimiz- Mariana Enriquez
Yangında Kaybettiklerimiz, Arjantinli yazar Mariana Enríquez’in çarpıcı bir kısa öykü derlemesi. Domingo Yayınevi tarafından Türkçe’ye çevrilen eser, 12 kısa öyküden oluşuyor. Enríquez, canavarların “gerçek insanlar” olduğu, kadının, sosyal adaletsizliklerin, yoksulluğun, erkek şiddetinin, çürümüşlüğün başrolde olduğu bir edebi korku yazıyor. Buna benzer bir şeyi daha önce okuduğumu hatırlamıyorum. Belki öykündüğü yazarların izlerini görmek mümkün. Ama tamamen kendi yolunu çizmiş.
Hem korkutan bir fantastik anlatı hem aşırı gerçekçi. Bir yandan da hem geriliyor hem korkuyorsunuz. Ancak rahatsız eden fantastik canlılar değil. Maalesef insanın çürümüşlüğü ve adaletsizliği. Rahatsız ediyor, sarsıyor ama bu öyküleri unutulmaz kılıyor. Yangında yananların sadece eşyalar, insanlar, kadınlar olmadığını; aslında sistemde o insanların güvende yaşama haklarının ellerinden alındığını hissediyorsunuz. Yangın sadece kullanılan güçlü bir metafor.
Ezcümle Arjantin Edebiyatı’na hep öykü kitaplarıyla giriş yapmışım. Bu girişten Borges külliyatına biraz daha dalma kararıyla ayrılıyorum. Bakalım kahramanımızı neler bekliyor?

